EFES MERYEM ANA EVİ

24/9/2009 · Kategori: Arkeoloji


  Foto: Araştırmacı  Gazi  İskender  Akdoğu  ve  Ali Bektaş   Meryem  Ana  evi   yıl : 1995

EFES  MERYEM  ANA  EVİ

       Efes yakınlarında Bülbül Dağı’ndaki Meryem Ana’nın son yıllarını geçirdiğine inanılan evin öyküsü, yapımı, planı ile evin bulunmasına vesile olan Anna Catherine Emmerich hakkında ayrıntılı bilgiler içeren kitap, yöreye ait planlar ve gravürlerle de zenginleştirilmiştir. Kitap halen Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi’nde Nadir 145 / PAN adı ile kayıtlı olup orijinal adı Panaghia-Capouli ou Maison de la Sainte Vierge (Panaya-Kapulu ya da Meryem Ana evi) 1896 tarihli Paris baskısıdır. Almanya’nın Dülmen kasabası Augustinus tarikatı üyelerinden olan rahibe Emmerich (1774-1824), Meryem Ana, İsa ve Havarilerin yaşamları ile ilgili hayaller gören bir gizemciydi. Kötürüm olan rahibe Almanya dışına hiç çıkmadığı halde transa geçerek Meryem Ana’nın evi ve mezarının konumlarını, yabani çiçeklerine varıncaya kadar kesin bir ayrıntı ile tarif etmiş ve evin Efes yakınında bir dağda bulunduğunu söylemişti. Bu öngörüleri Alman şair ve romancısı Clemens Brentano Vie de la Sainte Vierge, Catherine Emmerich  ( Kutsal Meryem Ana’nın Hayatı) adlı kitabında yazıya geçirdi. Önce Almanca, 1878’de de Fransızca olarak yayımlanan bu kitap büyük bir tartışma başlattı.

        Emmerich’in öngörülerini okuyup tesir altında kalan rahip Gouyet, 1881’de Panaya’nın ilk araştırmacısı olarak Paris’ten Filistin’e, daha sonra İzmir’e gitmiş, ancak bahsedilen bu yeri bulamamıştır. On yıl sonra 1891’de Lazaristlerin başı Eugéne Poulain bu özel vahiy kitabını biraz da şüphe ile okuduktan sonra, Emmerich’in anlattıklarının doğrululuğunu yerinde incelemek için bir heyet kurdu. Bu heyete, kolay inanmayan Rahip Jung’u da dahil etti. Heyet, Catherine Emmerich’in anlattıklarını doğrulamak için değil ,  çürütmek gayesi ile kurulmuştu. 27 Temmuz  1891’de yanlarına Ayasuluğ’dan (Selçuk) Mustafa adlı bir kılavuzu da alarak Meryem Ana’nın evini aramaya başladılar. Dağa tırmanırken pusula ile Catherine Emmerich’in  anlattığı yön ve patika yolları takip ediyorlardı. 2 günlük sonuçsuz araştırmalardan sonra 29 temmuz 1891 günü saat: 11.00’de Bülbül Dağı’nda bir düzlüğe çıktıklarında hepsi sıcaktan ve susuzluktan bitkin bir halde idi. İleride tütün tarlasında çalışan kadınlar gördüler: Bu kısmı orijinal kitaptan dinleyelim ‘‘ {…} tek istedikleri su idi. Nero! Nero! su, su diye bağırıyorlardı! Kadınlar “ Burada su yok, ancak manastırın altındaki kaynaktan içebilirsiniz” diyerek on dakikalık bir yolu gösterdiler. Koştular. Oraya vardıklarında bir sürprizle karşılaştılar, büyük ağaçların altında, yıkılmış eski bir ev veya küçük bir manastır vardı!... Birden akıllarına bir düşünce geldi. Bu geçtikleri tarla ve düzlük…bu antik yıkıntılar..bu isim Panaya-Kapulu, ‘Meryem kapısı’ ….sivri kayalar…arkadaki dağ….denizin görüntüsü…??? Ne ! Burası aradıkları ev yada mezar mı!.... Kalpleri heyecanla çarpıyordu. Çabuk ! Emin olmalıydılar! Catherine Emmerich’in anlattığına göre , evin bulunduğu dağın tepesinden bakılınca bir taraftan Efes öbür taraftan deniz görülüyordu. Denizin doğudaki Efes’ten daha yakın olması gerekiyordu. Heyecandan yorgunluklarını, susuzluğu, sıcağı, her şeyi unutmuşlardı. Dağın tepesine koştular. İşte sağda Ayasuluğ (Selçuk), Prion  ve Efes’i nal gibi çevreliyordu; işte solda deniz, Samos (Sisam) adası görülüyordu ’’  s. 11-12.

          Her şey Rahibe Catherine Emmerich’in anlattıklarına uyuyordu. 2 gün boyunca evi ve kalıntıları incelediler. İzmir’e dönerek gördüklerini anlattılar. 15 gün sonra yeni heyetler gelerek incelemeler yaptılar ; kalıntıların ayrıntılı plan ve resimlerini çizdiler. Meryem Ana’nın evinin bulunuşu tüm dünyada ilgi ile karşılandı. 31 Aralık 1892’de Fransız Hastanesi müdiresi Rahibe Marie de Mandat  Gransey ev ve civarını satın aldı, böylece mülkiyeti Lazaristlere geçti. Tüm inceleme ve araştırmalardan sonra İzmir Başpiskoposu Monsenyör A.P. Timoni 1892 yılında Panaya Kapulu Kilisesinde ayin yapılmasına onay verdi. 1896 yılından itibaren Hıristiyanlar haç ziyaretine başladı. 1951’de ev restore edildi, devlet tarafından asfalt yol yaptırılarak çevre milli park haline getirildi.

     Konuyla ilgili kitaplarda, Meryem Ana’nın son günlerini Efes’te geçirdiği iddiasına kaynak olarak şunlar gösterilmektedir. Meryem Ana ismini taşıyan Çifte Kiliseler Efes’te bulunmaktadır. 431 yılındaki Konsil’den sonra yazılan mektuplardan birinde ‘ Aziz Yuhanna’nın Meryem Ana ile birlikte geldiği Efes Şehri ’  ibaresi kullanılmıştır. Hz. İsa’nın çarmıha gerilişinde, annesini Aziz Yuhanna’ya emanet eden sözleri olduğu belirtilmiştir. Aziz Yuhanna’nın da Efes’e geldiği ve burada ölmesi, mezarının burada olması, dolayısı ile Meryem Ana’yı da buraya getirmiş olması düşüncesi yaygındır. Eski Efesli, Çirkinceli (Şimdiki Şirince)  Rumların da yüzlerce yıldır Meryem Ana’nın uykuya daldığı 15 Ağustos ‘Dormition’ (Göğe yükseliş) gününü, 4 km uzaktan gelerek her yıl burada anmaları iddiayı desteklemektedir.Arkeologlar tarafından Meryem Ana evi kalıntılarında yapılan araştırma ve kazılarda, bu kalıntıların temel kısımlarının MS. 1. yüzyıldan, üst kısımlarının ise MS. 4. yüzyıldan kalma olduğu belirlenmiştir.

Gazi İskender AKDOĞU Ekim 2001

Yapı Kredi Kültür Sanat

Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi

Bülteni sayı: 3’de yayınlanmıştır.


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ANTİKÇAĞDAN EFES CELSUS KÜTÜPHANESİ

21/1/2008 · Kategori: Arkeoloji

Foto: Gazi İskender AKDOĞU 1995

 

      ANTİÇAĞDAN  EFES   CELSUS   KÜTÜPHANESİ 

 

Roma İmparatorluğu kütüphanelerinin yüksek düzeyleri ve içerikleri konusunda günümüze ulaşmış pek çok yazılı kaynak vardır.  Bu kaynaklar Roma İmparatorluğu’nda şahıslara ait çok sayıda özel ve zengin kütüphanelerin varlığından bahsetmektedir. Bu kütüphanelerin en ünlülerinden birde, % 80 oranında günümüze kadar ulaşabilen mimari yapısı ile Efes antik kentindeki Celsus kütüphanesidir. Celsus Kütüphanesi, doğu cephesindeki yazıttan anlaşıldığına göre, M.S. 110 yılında konsül olan Gaius Julius Aquila tarafından babası Asya Eyalet Valisi Gaius Celsus Polemaeanus’un  anısına bir heroon ( Eski Yunan’da bir kahramanın ya da yarı tanrının adına adanan kutsal yer ya da yapı )  olarak babasının  mezarı üzerine inşa ettirilmişti. Yine bu yazıtta, M.S. 115-117 yılları arasında başlayan inşaatın bitirilmesi, yapının bakımı ve kitap alımı için, Aquila’nın varislerine 25.000 dinar miras bıraktığı ve kütüphanenin onun ölümünden sonra M.S. 135 yıllarında varisleri tarafından tamamlandığı yazmaktadır. İki katlı olan kütüphane binası çok zengin mimari süslemeli bir ön yüze sahiptir. Yapıya  9 basamaklı 21 metre uzunluğunda bir platform üzerinden ulaşılır. 16 metre yüksekliğindeki ön cephe 4 çift sütunla taşınmaktadır. Her çift sütunun arasında birer kapı ve pencere bulunmaktadır. Okuma Salonu ışığını bu kapı ve pencerelerden alıyordu. Çift sütunların arasına yerleştirilen 4 adet kadın heykeli akıl, fazilet, bilgi ve anlayışı temsil etmekte idiler. ( Bugün orjinalleri Viyana Müzesi’nde, yerlerinde ise kopyaları bulunmaktadır) İç salon 10,92 x 16,72 m. ölçüsünde tek ve yüksek bir salondan oluşuyordu. Zemini renkli mermerlerle kaplı idi. Kitapların bulunduğu iç duvarlarla dış duvarlar arasında, yazmaların rutubetten etkilenmemesi için dar bir hava koridoru bırakılmış, bina su ve rutubete karşı son derece iyi yalıtılmıştı. Salonun içinde duvarlarda üç sıra halinde nişler bulunuyordu. Böylece kütüphanenin içi üç katlı olarak kullanılıyordu. Nişlerde bulunan tahta dolap veya raflarda rulolar ve ayrıca ciltler halinde bir araya getirilmiş elyazmaları saklanıyordu. İkinci ve son katlardaki nişlere ulaşabilmek için günümüzde halen bir çok kütüphanede kullanıldığı gibi sütunlu, iki katlı bir iç galeri büyük salonu at nalı gibi çevreliyor;  kitaplar görevli bir memur tarafından  okuyuculara veriliyordu. Yapılan incelemelerde nişler içindeki dolaplarda 12500 adet kitabın bulunduğu tahmin edilmektedir. Salonun ortasında bulunan büyük kemerli nişin içinde Celsus’a ait bir heykel, altında ise beyaz mermerden yapılı lahit içinde Asya Eyalet Valisi Gaius Celsus Polemaeanus’un mezarı yer almaktadır. Valinin kemikleri de halen lahidin içinde, kurşun bir sandıkta bulunmaktadır. Bu önemli kütüphane  M.S. 262 yılında Gotların akınları sırasında yağmalanmış ve kitapları yanmıştır. Yapının içi moloz dolu olarak kalırken, M.S. 400 yıllarında halâ görkemini koruyan ön cephesi, önü birtakım kabartmalarla süslenerek bir havuz olarak kullanılmış, ardından bir depremle yıkılarak 1500 yıllık uykusuna dalmıştır. Celsus kütüphanesi  1903-1904  yıllarında  genel  Efes  kazıları çerçevesinde Avusturyalı arkeologlar R. Heberdey ile Ernst Benndorf’un kazıları ile tekrar gün ışığına çıkarıldı. Ülkemizdeki birçok kültür mirasımızın başına geldiği gibi heykel ve kabartmaları Viyana Müzesi’ne gönderildi. Yıllar sonra 1970-1978 yıllarında, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nden Arkeolog W.M. Strocka ve Yüksek Mimar F. Hueber, kütüphanenin 700 parçadan fazla dağılmış mimari parçalarını birleştirerek planını çizdiler ve 10 yıllık bir uğraştan sonra yapının % 80’i bir araya getirilerek tekrar ön cephe inşa edildi. Bugün Viyana’da olan heykellerin yerlerine kopyaları(!) konarak bir ölçüde eksiklik giderilmeye çalışıldı. Böylece antikçağın ünlü bir kütüphane binasını, en azından mimari olarak görme ve tanıma imkânına kavuşmuş olduk. Darısı toprak altındaki diğer eserlerimizin başına...

 

Gazi İskender AKDOĞU Ocak 2002

Yapı Kredi Kültür Sanat

Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi

Bülteni sayı: 4’de yayınlanmıştır.

Akşam Gazetesi Kitap Dergisi

7.Mart.2004'de sayı: 96'da yayınlanmıştır.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

ANTİKÇAĞDAN İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİ

14/1/2008 · Kategori: Arkeoloji

Res.: M.Ö. 3. y.y. İskenderiye Kütüphanesi içi O.Von Corven'e göre 1880

 

   ANTİKÇAĞDAN   İSKENDERİYE   KÜTÜPHANESİ

                                                                                            

Antikçağın en  ünlü ve önemli kütüphanesi,  Mısır’ın  İskenderiye kentindeki İskenderiye ( Museion) Kütüphanesidir. Mısır’a egemen Ptolemaios hanedanlığından Ptolemaios I. Soter tarafından  M.Ö. 250 yılında, Atina’daki Aristo Akademisi örnek alınarak kurulan kütüphane, Ptolemaios Philadelphos ve Ptolemaios Euergetes zamanında genişletilmiş, bünyesinde antikçağın en geniş dermesi 700.000 yazma eser toplanmıştı. Brucheion mahallesinde Kral sarayının içinde bulunan Krallık Akademisinin bir bölümünü teşkil eden İskenderiye Kütüphanesi aynı zamanda bir müze okul ve araştırma kurumu niteliğinde idi.

 

Kütüphane iki tarafı ağaçlıklı yollarla çevrili, bilim adamlarının topluca yemek yedikleri büyük bir salonu bulunan, tanrıça heykelleri ile süslü güzel bir binaydı. Tarihçi Strabon’a göre bina bir eksetra ile bankoları kapsayan bir salondan oluşuyordu. Okuma salonları ile kitap dolaplarının birbirinden ayrı olduğu kesin bilinmektedir. Tonozların çokluğu burada 700.000 kadar yazma eserin muhafaza edildiğini doğrulamaktadır. Müze ve Kütüphane bölümler halinde düzenlenmişti ve her bölümde çalışmalar, görevli uzmanlar, bilim adamları  ve yardımcı köleler tarafından yürütülüyordu. Görevlilerin maaşını kral ödüyordu. Oxyrinchus’da yapılan kazılarda çıkan papiruslarda bu yöneticilerin isim listesi bulunmuştur. Kütüphane’nin yöneticileri arasında Demetrios, Zenodothos, Erastosthenes, Aristophanes ve en meşhuru felsefeci ve şair Kallimachos bulunmaktadır. Kallimachos’un zamanında, Kütüphane’nin mevcudu 700.000 ruloyu bulmuş, bunun üzerine bir kısım rulolar İskenderiye’nin batı mahallelerinde bulunan Serapeion  (Serapis) tapınağına taşınmıştı. Serapis tapınağında yaklaşık 42.000 rulo bulunuyordu. Kallimachos İskenderiye’deki kütüphanelerde bulunan yazmaların sistematik bir kataloğunu hazırlamıştır. 120 tomardan oluşan ve adına pinakes (Fihrist) denilen bu eserde yazmalar temel konu alanları ve yazar adlarına göre alfabetik düzenlenmiş ve biyografik bilgiler de verilmişti. Eski Yunan  Edebiyatı hakkında kütüphaneciler için standart bir başvuru kitabı olan Pinakes Bizans dönemine kadar ulaşmıştır, ancak bu gün kayıptır.

 

İskenderiye Kütüphanesi’nin önemi sadece bir kütüphane işlevi görmesi değil; zamanında bir çeşit yayınevi görevi görmesiydi. Antikçağın Yunan, Akdeniz, Ortadoğu, İran ve Hint medeniyetleri gibi çok çeşitli dillerden pek çok yazma eserin çeviri ve standart kopyaları burada yapılarak çoğaltılmıştır. Antik yazarlar üzerine bugün batı dünyasının sahip olduğu bilgileri yine bu kütüphanenin yazıcılarına borçluyuz. Hükümdarlar İskenderiye Kütüphanesi’ni geliştirmek için zamanın kültür dünyasının eserlerine orjinal veya kopya olarak  ulaşmaya çalışmışlar, gerektiğinde uzaklardan bir yazma eser için çok büyük paralar ödemişlerdi. III. Ptolemaios’lardan Euergetes Atina Devleti’nin malı olan üç orjinal yazmayı ödünç almış, daha sonra bunları geri vermeyerek yerine büyük paralar ödemiştir.  Yine Yunan yazarı Galen’e göre (M.Ö. II. yy.) İskenderiye Limanı’na gelen gemiler beyana tabi tutulur ve gemideki kişilerin yanında değerli bir kitap varsa bunun hemen bir kopyası yapılarak kişiye kopyası ile bir miktar para verilir, kitabın orjinali ise kütüphaneye konurdu.          İskenderiye Kütüphanesi’nin kitapları M.Ö. 47 yılında Sezar’ın İskenderiye’de bulunduğu bir sırada limanda çıkan bir yangında kül olmuştur. Kitapların limana Sezar tarafından Roma’ya götürülmek üzere toplandığı bir sırada yandığı söylenir. Daha sonra Antonius, yanan kitapların karşılığı olarak Kleopatra’ya Pergamon (Bergama) Kütüphanesi’nde bulunan 200.000 yazma ruloyu vermiştir. İskenderiye Kütüphanesi yeniden kurulduysa da müze ve kütüphane M.S. 3. yy. sonunda Aurelianus döneminde çıkan bir iç savaşta yerle bir olmuştur. Varlığını M.S. 391’e değin sürdüren Serapis Tapınağı’ndaki yazmalarda M.S. 391 yılında Bizans’ın Mısır Valisi Theophilos, İskenderiye’de Mısır’ın eski din mensuplarına ait Osiris tapınağının yeri olan bir arsayı, kilise inşa edilmesi için Hıristiyanlar’a vermiş ve burada yapılacak kilisenin temel kazıları sırasında üzerinde eski dine ait yazılar bulunan bir taş çıkmış. Hıristiyanlar bunu bir alay konusu yapınca bu olay şehirde oldukça kalabalık halde bulunan putperestleri kızdırmış ve sonunda İskenderiye’de dini bir ayaklanma çıkmıştır. İki taraf kanlı bir şekilde çarpışmış, insanlar kitleler halinde kılıçtan geçirilmiş. İskenderiye Kütüphanesi’nin olduğu bölge yerle bir edilmiştir. İmparator I. Theodosius, İskenderiye Valisi Theophilos’a başka büyük şehirlere göre eski dinin İskenderiye’de hala neden bu kadar canlı olarak devam ettiğini sorduğunda, Vali buna sebep olarak İskenderiye Kütüphanesi’nin eski putperestlik kültürünü devam ettiren kitaplarını ileri sürmüş. İmparator, bunun üzerine hepsinin yok edilmesini emretmiştir. İskenderiye Kütüphanesi’ndeki tüm eserler şehrin hamamlarına dağıtılarak yaktırılmış ve tapınak kiliseye dönüştürülmüştür. Sonra da bu olay, kütüphanenin şehrin Müslümanlar tarafından alınmasından kısa bir süre sonra ikinci İslam Halifesi Hz.Ömer’in emriyle Mısır Fatihi Amr İbnül-As tarafından yakılarak yok edildiği şeklinde Müslümanlara mal edilmeye çalışılmışsa da M.S. 639 yılına gelinceye kadar yukarıda bahsettiğimiz yangın, yağma ve istilâlarda zaten antik çağdan kalan çok sayıda yazma yok olmuş, kütüphane binasının bir kısmı yıkılmış  bulunmakta idi. Günümüzde ancak temel kalıntıları ulaşabilen İskenderiye Kütüphanesinin yerine 1948 yılında Farabi Kütüphanesi kurulmuş 2002 yılında ise yeni İskenderiye Kütüphanesi hizmete girmiştir. Böylece, insanlık tarihinin düşünsel gelişiminin en büyük bilgi depolarından birinin varoluş ve yok ediliş öyküsünü okuduk. Bir tarafta okuyan, okuduklarını başkalarının yararına sunmaya çalışan insanlar, bir tarafta ise okutmamak, varolanı yok etmek için uğraşanlar. Günümüze baktığımızda aradan binlerce yıl geçse de zaman, mekan ve kişiler değişse de, insanlığın bu mücadelesinin aynen sürdüğü görülmektedir. Sizce de öyle değil mi?

 

Gazi İskender AKDOĞU Nisan 2002

Yapı Kredi Kültür Sanat

Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi

Bülteni sayı: 5’de yayınlanmıştır.

Akşam Gazetesi Kitap Dergisi sayı: 101'de

11.Nisan.2004'de yayınlanmıştır. 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

HELLENİSTİK DÖNEMDEN BERGAMA (PERGAMON) KÜTÜPHANESİ

11/1/2008 · Kategori: Arkeoloji

HELLENİSTİK DÖNEMDEN

BERGAMA (PERGAMON) KÜTÜPHANESİ

 

Anadolu’nun en eski ve en zengin kütüphanesi olan Bergama Kütüphanesi, Pergamon Kralı II.Eumenes (M.Ö. 197-159) tarafından yaptırılmıştı. Bugünkü Bergama’da kurulan Pergamon şehri, Büyük İskender’in imparatorluğunun dağılmasından sonra Bergama ile Asya arasındaki tarihi ve ticari yol bağlantısı sayesinde gelişmiş, önemli bir merkezdi. Bergama Kütüphanesi binası, Athena Tapınağı yakınında, sütunlu avlularla bağlantılı doğu-batı yönünde dört odadan oluşmaktaydı. Kütüphanenin doğu bölümünde bulunan 13,53 x15,95 metre ölçüsündeki büyük oda, okuma salonuydu. Bu odanın günümüze ulaşan duvarlarının içyüzeylerinde yerden 2,20 metre yükseklikte birer metre ara ile yatay bir sıra halinde kitap raflarının tutturulduğu deliklerin yerleri bulunmuştur. Kuzey, batı ve doğu duvarlarından 50 cm uzaklıkta 1 metre genişliğinde yerde, bir temelin var olduğu görülmektedir. Böylece ahşap rafların , duvarların 50 cm önündeki 1 metre genişliğinde bir temel üzerine oturduğu ve kalın kalaslarla duvara tutturulmuş olarak salonun üç yanını çevirdiği anlaşılmaktadır. Rafların duvara dayanmamaları ve arada 50 cm boşluk bırakılması, kitapların rutubetten korunmaları için alınmış bir önlemdi . Aynı yöntemin Efes Celsus Kütüphanesi’nde de kullanıldığı bilinmektedir. Kütüphane binasında pek çok heykel kaidesine rastlanması ve şimdi Berlin Müzesi’nde bulunan 3,5 metre yüksekliğindeki Athena heykelinin burada bulunmuş olması, kütüphane binasında tanrı heykellerinin, önemli yazar ve şairlerin heykel ve büstlerinin de yer aldığını göstermiştir. Bergama Kütüphanesi’nin , İskenderiye Kütüphanesi’nden daha sonra kurulmasına rağmen hızla gelişerek 200.000 ruloluk yazma esere ulaşması üzerine, İskenderiye Kütüphanesi’ni geçmesinden endişe eden Mısır Kralı Ptoleme Epiphenes (M.Ö. 205-182) Bergama’ya papirüs ihracını yasaklamıştı. Yazı yazma malzemeleri kesilen Bergamalılar kısa bir şaşkınlık devresinden sonra aslında daha önceden keçi ve koyun derisinden yapmayı bildikleri parşömeni geliştirerek, derinin üzerine yazı yazmaya başladılar. Önceleri tüysüz kısmı kullanırken daha sonra her iki yüzüne de yazı yazılmaya başlanan parşömen, nemli Akdeniz ikliminde papirüse oranla daha dayanıklı olduğu için, tercih edilmeye başlandı ve M.S. 3-5 yüzyıllar arasında çok yaygın olarak kullanıldı. Parşömenin geniş ölçüde kullanımı; yapraklar halinde kesilip, deri iplerle bağlanarak bugün kullandığımız kitapların ilk örnekleri olan Codex’lerin de   yolunu açmıştır. Bergama Kütüphanesi de, İskenderiye Kütüphanesi gibi çok sayıda bilim adamı yetiştirmişti. Bu maaşlı bilim adamlarından en ünlüsü Stoacı Kratesli Mallos’tu. Sürekli rekabet içindeki bu iki önemli kütüphane benzer bir sonla karşılaştılar. İskenderiye Kütüphanesi’nin yazmaları M.Ö. 47 yılında Sezar’ın İskenderiye’yi işgali sırasında yanarak yok oldu. Bu duruma çok üzülen Mısır Kraliçesi Kleopatra’yı etkilemek isteyen Antonius, M.Ö.41 yılında Bergama Kütüphanesi yazmalarını gemilerle Mısır’a taşıtarak kraliçeye hediye etti. Ancak Bergama Kütüphanesi yazmaları da daha sonraki bir savaş ertesinde yanarak tamamen yok oldu. Böylece insanlık tarihinin bu büyük bilgi depoları, ne yazık ki yine insanoğlu tarafından yok edilerek karanlığa gömüldü.

 

 

 

Gazi İskender AKDOĞU Temmuz 2002

Yapı Kredi Kültür Sanat

Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi

Bülteni sayı: 6’da yayınlanmıştır.

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!